KEMAL'İN VE KEMALİZM'İN SUÇ DOSYASI

Mevcut resmi tarihin genelde çarpıtılmış ve “sterilize” eldilmiş anlatımlar olduğunu herhalde bilmeyen yoktur.
Hatta bunu resmi ideoliji ve resmi tarihi kutsarcasına benimseyen kesimde bilir, ama bu düzmece anlatımların büyük bir kısmı ideolojilerinin oluşumunda ve dayatılmasında büyük önem arz ettiği için “denize düşenin yılana sarıldığı gibi “sarılırlar bu hikayelere.
Ve şimdiye kadar bu yalanların ortaya çıkmaması için, ya yakın tarihin fazla araştılması engellenmeye çalışıldı, yada resmi tarihden farklı bir sonucun çıkmasına müsade edilmedi. Arada sırada, tek tük çıkan ve resmi tarihi eleştiren, farklı görüş, belgeler ortaya koyan kişilerde siyasi veya bürokratik linç taktikleri ile afaroz edile geldi.
Taa ki “bir devrin kapanıp, yeni bir devrin açılması” gibi etki yaratan Ak Parti iktidarı dönemine kadar.
Bu yeni dönemde artık birçok tabular yıkılmaya başlandı.
Bundan 3-5 sene önce kimin aklına gelirdi; ilahlaştırılan bir kişinin hayatını anlatan belgeselde, onun birçok zaafları ve kusurları anlatılacak diye.
Kimin aklına gelir di, o kutsanan dönemde yapılan sadece bir katliamı örnek veren adamın zor durumda kalacağı, toplumun büyük bir kesiminden eleştiri toplayacağını ve bu eleştirilerden kutsadıkları adamın arkasına saklanmaya çalışmasıda kurtaramayacağını.
Viyetnam savaşı sırasında bir Amerikan general tarafından söylendiği rivayet edilen meşhur bir söz vardır: “Savaşta ilk katledilen gerçeklerdir” diye.
Türkiyede de hakimiyeti hile ile ele geçiren (hile ile elegeçirildi çünkü, halkın uğruna kurtuluş savaşı verdiği ve oluşmasını istediği yeni devlet yapısı “Birinci Meclis”in temsil ettiği ruh idi) ve halka, hakka ve özğürlüklere karşı savaş açan zorba zihniyettinde katlettiği ilk şey gerçekler olmuştur.
İşte o katledilen gerçeklerin bazıları şunlar..............
- Mustafa Kemalin özel hayatı ile alakalı hikayeler:
Mustafa kemalin doğum tarihinden tutunda, yaşantısı ve okul dönemleri hakkında hemen hemen hiç birşey bilinmemesine rağmen sonradan mükemmel bir hayat hikayesi çıkarma amacı ile uydurulmulmuş hikayeler oluşturulmuştur.
Mesela Atatürk'ün doğduğu ev olarak bilinen ev Atatürk'ün doğduğu ev değildir.
O ev Zübeyde Hanım'ın ikinci kocası yani Atatürk'ün üvey babası Ragıp Bey'in evidir.
Atatürk o evde elbette oturmuş ama, aslında o evin arkasında bulunan elli küsur yıl önce de Selanik Belediyesi tarafından yıktırılan daha küçük bir evde doğmuştur.
Fakat "resmi tarihçilerimiz" bu ikinci evi daha fiyakalı bulduklarından doğduğu ev diye bunu tanıttılar!
Atatürk'ün 1881'de doğduğu da kesin değildir bu tarih 1880 de olabilir.
çünkü Atatürkün doğum tarihi rumi takvime göre (osmanlının kulladığı takvim) 1296 dir...
Rumi 1296 yılı da miladi 13 Mart 1880 günü başlar 12 Mart 1881 günü biter.
Nitekim Atatürk'ün doğum yılı 1934 Soyadı Kanunu'na kendisine yeni bir nüfus kâğıdı verilene kadar hep 1880 kabul edilmiştir! Basında ve kitaplarda böyle yer almıştır.
Kafalar o kadar karışmıştır ki Atatürk'ün ölümünden tam bir yıl sonra 10 Kasım 1939'da çıkarılan bir hatıra pulunda bile doğum tarihi 1880 olarak gösterilmiştir...
Atatürk'ün babası Ali Rıza Efendi'nin fotoğrafındaki kişi de Ali Rıza Efendi değildir!
O kişi 1876'da anayasanın ilanı üzerine Selanik'te kurulan Asakir-i Milliye taburunda görev alan gönüllü subaylardan bilinmeyen birisidir.
Elde hiçbir Ali Rıza Efendi resmi bulunmadığından "resmi tarihçilerimiz" bu adamı gözlerine kestirmişler ve onu Atatürk'ün babası yapıvermişlerdir...
Nitekim bizzat Atatürk'ün kendisi Falih Rıfkı'ya "bu bizim peder değil" demiştir!
Hele şu atatürkün adı Mustafa olan matematik hocasının “Benim adımda Mustafa, bundan sonra sana Mustafa kemal diyelimde ikimiz karıştırılmasın” dediği (ancak ilkokul çocuklarının inanacağı) hikayesine ne dersiniz???
- Cumhuriyetin kurulması ile demokrasiye geçildi yalanı.
Yalan, çünkü 2. Meşrutiyetin ilanından sonra Osmanlı devleti (aynen şu andaki birçok krallıkla yönetilen ülkelerde olduğu gibi ) çok partili parlementer bir sisteme geçmişti ve kararlar halkın seçtiği kişilerden oluşan “meclis-i mebusan” (vekiller meclisi) tarafından alınır olmuştu. Cumhuriyetin kurulma aşamasında atatürk halkın desteğini alabilmek için İstanbuldaki bu “meclis üyeleri”ni kurulacak hükümetinde gene halkın seçtiği kişiler tarafından yönetileceği vaadi ile kandırmayı başarmış ve bu üyeleri Ankaraya davet ederek 1. Meclis binasını dualarla açıp, hutbelerle faaliyetlere başlanılmış olmakla birlikte. Bu Meclisten istediği bütün yetkileri aldıktan kısa bir müddet sonra 20 senelik dikdatörlükle sürecek sinsi planını uygulamaya geçmiştir.
Halkın temsicilerinden oluşan 1. Meclisi fesh ederek ve bütün patileride yasaklayarak “tek parti dönemine” geçilmiştir, demokrasiye değil.
- Cumhuriyetin kurulması ile eğemenlik halkın oldu hikayesi.
Evet atatürk "Hakimiyet bila kayd-ü şart milletindir" demiştir ama bundan kasdının "egemenlik halkındır" olmadığını, bunun tam tersini yapmakla açıkca göstermiştir. çünkü atatürk 20 sene boyunca hiçbir şekilde halkın görüşünü almamış, hallka seçim imkanı vermemiştir.
Egemenlik halka verilmiştir de, daha cumhuriyetin ikinci yılında, iktidar partisi dışında bütün partiler niçin yasaklanmıştır?
Gazeteler niçin kapatılmıştır?
Egemenlik halkındır da, tek parti diktası aralıksız yirmi yıl niçin sürmüştür?
Niçin bir ara (1930) halkın da fikri sorulmuş (Serbest Fırka) ama bundan hemen vazgeçilmiştir?
Yahu, bırakın atatürk kendi dönemini, kendinden sonra Cumhurbaşkanı olacak kişiyi bile berlirlemişti. (Fevzi çakma). Yani seçim meçim gene yok.
Yani Halkın hakimiyeti falan yok.
Ama Atatürkün Cumhur başkanı olmasını vasiyet ettiği Fevzi çakmak, birinci adam olma çabasında her türlü şeyi göze almaya hazır olan İsmet inönü ile papaz olmayı göze alamadığı için bu meydanı İnönüye bırakmıştır. Sonuçu biliyorsunuz, atatürkün resimlerini paralardan bile söküp atan Millişef dönemi başlamıştır.
- Atatürkün söyledikleri ile yaptıklarının bir-biriyle çelişkili sözlerden biri olan „yurtta suhl,cihanda sulh“ sözü:
Atatürkün söyledikleri ile yaptıklarını detaylı bir şekilde irdelediğimizde, genelde söyedikleri ile yaptıkları arasında tamamen zıt, sinsi bir kişiliği olduğunu görürüz.
Mesela Milli Mücadele’de Atatürk halkı etrafında toplamak için Abdülhamit’ten bile daha İslamcı bir dil ve uslup kullanmıştır. Ayrıca Birinci Dünya Savaşı’nda dışarıdan yardım alabilmek için de, hem İslama hem sosyalizme oynadı. Hatta “ben komünistim” anlamında sözler söyledi.
Sonra ise “komunizmin başı görüldüğü yerde ezilmesi gerekir”” dedi.
Mesela Milli Mücadele zamanında yabancı sermayenin sömürücü olduğunu söylerken, zaferden sonra, mesela İzmir İktisat Kongresinde ise, “yabancı sermaye istiyoruz” dedi.
Peki, Atatürk’ün “yurtta sulh” sözüne uygun davranışları var mıydı?
Kesinlikle hayır, çünkü atatürk kendini eleştiren veya iktidarını tehlikeye sokabilecek tüm ihtimallere ve tehlikelere karsı çok acımasız bir şiddet uyguladı. Asılanların, hapsedilenlerin, sürgün edilenelerin haddi hesabı yoktur. Bunu ondan sonra gelenlerde takip etti. Taa 1946 yılına gelindiğinde, İsmet İnönü, Faik Ahmet Barutçu ya (Dönemin CHPnin en fail hukukcu milletvekili) “Atatürk’ün şiddet metotlarıyla artık bu memleket idare edilemez. Kanun devrine (yani hukuk devletine) geçmemiz lazım” dediği kaydedilmektedir.
Atatürk, Milli Mücadele sırasında Kürt unsurunu dikkate alarak, “Türkler ve Kürtler” den bahsetti. Kürtlerin kendilerini geliştirme hakkının olacağını söyledi.
Amasya belgelerinde Salih Paşa’ya, “Kürtler kendi kültürlerini geliştireceklerdir. Bunu bilsinler ki, düşmanın propagandasına kanmasınlar, bize katılsınlar” diye ifadeleri var ama. Milli Mücadele kazanıldıktan sonra ise, memlekette Dersim gibi çok acı olaylara yol açan çok radikal bir Türkleştirme programı uygulattırdı. Bu Türkleştirme politikasının ilk işaretleri Lozan anlaşması imzalandıktan sonra ortaya çıktı. Bu antlaşmaya kadar kullanılan islam vurgusu da güçlüydü ve Anayasada Türk devletinin dini İslam olarak yeralmıştı.
- Yunanlıları denize dökme hikayesi.
Yunan ordusunun önemli bir kısmı kuzeye, Kütahya üzerinden Mudanya'ya doğru çekildi ve buradan da Trakya'ya geçti.
Hemde hiç rahatsız edilmeden. Diğer önemli bir kısmı da İzmir'e teğet geçerek yarımada boyunca Foça üzerine çekildi ve buradan yakın adalara, örneğin Midilli'ye aktarıldı.
Birkaç gün sonra, bu denize dökülen (geriçekilen) ordunun iki komutanı Atina'da darbe yapıp, yenilginin sorumlusu olarak gördükleri başbakanı, başkomutanı ve dört bakanı yargılatıp kurşuna dizdirdiler.
Yani denize dökülen mökülen yok. Diğer işgal güçleride zaten halk haricinde başka birileri ile çatışmadılar.
Bir de şu İnönü savaşlarını araştırın bakalım ne sonuca varacaksınız.
- İzmiri kaçan Yunan ordusu yaktı yalanı:
Leyla Neyzinin, „Ben Kimim? Türkiye`de Sözlü Tarih, Kimlik ve öznellik“ adlı kitabındaki 1922 İzmir Yangınını hakkında şu bilğiler yeralmaktadır; 9 Eylül 1922 de Türk ordusu İzmire girer. Yunan ordusu kaçar.
üç-dört gün sonra da ( 13 Eylül ) İzmir de büyük bir yangın başlar.
Kentin önemli bir bölümü yanar.
Resmi Tarihciler ve resmi propaganda organları bu yangını, „Yunan ordusu kaçarken İzmiri yaktı“
diye sunmuştur.
Sıradan vatandaşlar da kabullenir.
öyle ya: Kurtardığımız kenti niye yakalım? Halbuki... Yukarıda da belirttiğim gibi yangın Yunan ordusunun izmirden çekilişinden dört gün sonra çıkmıştır, ve gayri müslimlerin yaşadığı bölğelerin yakılması emrini bizzat atatürkün verdiğini birçok şahit sonra anılarında anlatmışlardır.
| 10483 okunma | 2009-12-11